27 Ocak 2015 Salı

ÖLMEYİN (18.01.2012 tarihli gazete makalem)

Yavaş yavaş ölürler
Seyahat etmeyenler,
Yavaş yavaş ölürler okumayanlar,
Müzik dinlemeyenler,
Vicdanlarında hoş görmeyi barındırmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler,
İzzetinefislerini yıkanlar
Hiçbir zaman yardım istemeyenler.

Yavaş yavaş ölürler

Alışkanlıklara esir olanlar,
Her gün aynı yolları yürüyenler,
Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,
Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyen
Veya bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler

İhtiraslardan ve verdikleri heyecanlardan kaçınanlar,
Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı
Görmek istemekten kaçınanlar
Yavaş yavaş ölürler.

Yavaş yavaş ölürler

Aşkta veya işte bedbaht olup istikamet değiştirmeyenler,
Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,
Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin
Dışına çıkmamış olanlar.

Yavaş yavaş ölürler...

Sözlerime Şilili şair Pablo Neruda’nın “Ölmeyin” adlı şiiriyle başlamak istedim. Bu şiir ifade etmek istediğim konuyu öyle güzel dile getiriyor ki, aslında fazla söze yer bırakmıyor. Yaşamak denen şey sadece nefes alıp vermekten, yiyip içmekten ibaret olsaydı, birileri dünyanın öbür ucunda oturup böylesi bir şiir yazmazdı ve başka birileri de dünyanın diğer ucunda oturup bu yazıyı kaleme almazdı.

Yaşam ileri doğru yaşanır, geriye doğru anlaşılır. Hayatlarımızı anlamaya çalıştığımızda, durup geriye doğru bakar ve bizde iz bırakan anları düşünürüz. Aslında çoğunlukla bu anlar bizi ileriye taşıyan, hayatımızı oluşturan zincirin önemli halkaları gibidirler. Olumlu veya olumsuz, iyi veya kötü mutlaka görevleri olan halkalardır onlar. Büyük resmi görmemiz için yaşanmış ve görevini tamamlamış önemli anlardır. Yaşanan her detay bizi büyütür, olgunlaştırır. Bize sürekli mesaj veren öğretmen gibidirler. Tecrübe fırtınalarla kazanılır. Fırtına geçirmeyen kaptanın saygınlığı olmadığı gibi, hayatta da yaşanmışlık kişiyi pişirir, güzelleştirir. Pişmiş aş nasıl kokmazsa, pişmiş insan da öyle kokmaz işte.

Olgunlaşmak ve gerçekten yaşamak için risk almak gerekir. Denemek, düşmek ama neden düştüğünü anlamak ve tekrar denemek gerekir. Farklı düşünceleri anlamaya çalışmak, sorgulamak gerekir. En doğru yolun kendisinin olduğunu ısrar etmek yerine farklı yolların da olabileceğini kabul etmek gerekir.

Değişebilmek, değişimi kabullenmek gerekir. Hiç bir şeyin garantisinin olmadığını bilmek, hiçbir şeyin sahibi de olmadığımızı bilmek gerekir. Zamanımızın kısa, hatta sandığımızdan daha kısa olduğunu yolun başında bilmek gerekir. Her canlı zerresinin iyilik için emek vermeye değdiğini ve hiçbir şeyin bencilliğe değmediğini bilmek gerekir. En büyük pişmanlığın yaşamış olduklarımızdan değil, yaşamamış olduklarımızdan olduğunu bilmek gerekir. Korkunun kişiyi hapsettiğini, hareket edecek alan bırakmayacak kadar küçülttüğünü bilmek gerekir. Cesaretin ise bilmekten, öğrenmekten, gelişmekten beslendiğini anlamak gerekir. Kısacası yaşamak gerekir, ölmek değil. Zira cesaret edilemeyip yaşanmamış anlar, zaten hiç doğmadan kendi ellerimizle boğulmuş, öldürülmüş demektir. Yaşamak için verilmiş tek şansı ölmek için değerlendirmek israfın ve budalalığın en büyüğü demektir.

Şairin dediği gibi ölürler. Risk almayanlar yavaş yavaş ölürler. Risk almak ilerlemek, yaşamak demektir. Kaplumbağa bile ilerleyebilmek için risk alıp kabuğundan çıkmak zorunda. Çünkü onu ileriye taşıyan kabuğu değil, ayaklarıdır.

Sevgiler, saygılar.

Demet Yıldırım Durmuş

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder