Bu
kitap öyle bir kitap ki, doktorundan mühendisine, işçisinden işverenine,
öğretmeninden öğrencisine, büyüğünden küçüğüne, kadınından erkeğine bir toplumu
oluşturan her kim varsa hepsinin ama hepsinin okuması gereken, camisinden
üniversitesine, okulundan derneğine, şehrinden köyüne kadar bir toplumun her
ama her yerinde okutulup üzerinde düşünülmesi gereken bir kitaptır. Zaten bu
kadar değerli bir kitap olmasaydı canım manevi babam (Atatürk’ten bahsediyorum –
onun kızı gibi hissettiğim için kızı sayılırım) askeri okulların müfredatına
konulmasını emretmezdi.
Kitabın
benim gözümdeki değeri edebi dilinden, içindeki öyküsünden veya Atatürk’ün
okuyunca hayran kalmasından filan gelmiyor. Bu değer direk olarak kitabın özünden,
aktarmak istediği felsefeden ileri geliyor (ki kendi yazdıklarım da aynı felsefeyi
taşır). Okuyunca “işte gerçek kılavuz budur” dedirten ve üzerinde düşünüp her
alanda yaşantımıza geçirmeyi arzulatan bir kitap. Bu arzu insanda bir defa uyanırsa
gerisi kişinin her gün, her an kendine hatırlatarak yaşamına dökebilme
becerisine kalmış. Nasıl yaşanmalıdır, din nedir, siyaset nedir, insan olmak
nedir, toplum olmak nedir, hakikat nedir – sorular soran insanlarımıza çok
güzel bir kaynak. Üstelik eski basımları üç veya dört liraya satın
alabiliyorsunuz. Lütfen alın, okuyun, okutun.
Kitabın
yazarı Grigoriy Petrov 1866’da Petersburg’da doğmuş, ilahiyat eğitimi almış
fakat kalıplarla örtülmüş dincilik yerine kalıplardan arınmış hakiki dindarlığı
benimseyip, hayatını bu felsefeyi geniş halk kitlelerine aktarmaya adamış bir
aydındır. “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” elverişsiz fiziki ve toplumsal koşullara
rağmen “Finlandiya” gibi küçük bir ülkenin silkelenmesini ve cehaletten
sıyrılıp güçlü bir ülke haline gelmesinin öyküsünü anlatır. Bu öyküyü Petrov
son derece akıcı bir dille ele almıştır. Finlandiya’yı Rusya’nın ve İsveç’in
arasında sıkışmış, ezilmiş bir halk olmaktan uyandıran kahramanları ve onların
çabalarını destansı bir dille aktarmıştır. Araştırmalara göre gerçeklik payı
çok olmakla beraber kitapta bahsi geçen kahramanların yaptıkları bire bir
tutarlı değildir. Fakat kitabın anlatmaya çalıştığı şeyin yanında olayların,
kahramanların, teferruat tutarsızlıkların hiçbir önemi yoktur. Zaten okurken kitapta
bahsi geçen Finlandiya isminin yerine Türkiye, Hıristiyanlık isminin yerine
Müslümanlık veya Snelman isminin yerine Mustafa Kemal’i koyabilirsiniz. Kitabın
anlattığı hakikat de tıpkı tarihin kaydettiği gibidir; farklı millet veya
isimler gelir geçer ama tekrar edenler değişmez. Özünde hakikat birdir.
Kitap
toplam 229 sayfa fakat ilk 46 sayfası yazar ve kitabın öyküsünü aktarıyor. 46’dan
sonra ise beyaz zambaklar ülkesinin öyküsü başlıyor. Kitap bahsettiğim gibi Finlandiya’nın
fiziksel sıkıntılarına (soğuk ve verimli toprağı bulunmayan bir bataklık memleketi)
rağmen gerçekleştirdikleri ekonomik reformdan, mimari eserlerinin
kullanışlılığı, estetiği ve sade güzelliğinden, halkının yardımsever ve
çalışkanlığından, okumaya verdikleri önemden, tutsak bir ülke olmaktan el
birliğiyle kurtulup bağımsız ve mutlu bir ülke haline nasıl geldiklerinden
bahsediyor. Aklı ve vicdanı işletmenin önemine, bunun gerçek dindarlık olduğuna
ve daha nice konulara değiniyor. Yoktan bir ülke kültürü yaratmaya katkısı olan
kahramanlarının toplumun tüm bireylerinin asker, mühendis, öğretmen, kadın,
erkek ayırmadan herkesin içindeki kıvılcımı ateşlemesini ve toplumu harekete
geçirmesini anlatıyor (tıpkı Atatürk’ün yaptığı gibi). Kitapta bu reform
yapılırken kimi odakların nasıl cephe alacağından ve hakikatleri nasıl örtmeye
çalışacaklarından da bahsediyor (tıpkı bizde de olduğu gibi). Büyük uyanış
gerçekleşmeden aydınlanma, reform ve gelişme olamayacağından bahsediliyor (tıpkı
bizde de olduğu gibi). Hıristiyan dincilerin dinin sevgiye ve gerçeğe dayanan
felsefesinden içini nasıl boşaltıp da şekilciliğe, para kazanma yarışına,
rüşvetçiliğe ve akla gelebilecek her türlü kepazeliğe nasıl dönüştürdüklerinden
bahsediyor (yok, katiyen böyle şey bizde olmaz).
Fazla
söze gerek yok. Kitabı okuyunca anlamamak mümkün değil. Herkes anlar muhakkak
ama bunu hayata geçirmek kiminin işine gelir, kiminin gelmez. Sonuçta emek
vermek gerek. Eeee herkes düdüğü çalamaz tabi, parayı kim verirse onun hakkı (dememiş
mi hocam efendi Nasreddin?)
Gelelim
kitaptan örnek pasajlara. 54. Sayfada yazar kahramanlığın tanımını öyle güzel
yapmış ki, onu halktan halkı da ondan ayrı düşünmememiz gerektiğini fark
ettiriyor. Atatürk gibi kahramanların tarihte sahneye çıkmalarının tesadüf
olmadığını anlıyorsunuz. Petrov halkı bulutlara, kahramanı da buluttan çakan
şimşeğe benzetiyor. “…Eğer bulutta elektrik yoksa şimşek hiç çakmaz…” diyor.
Pek
çok satırın altını çizmişim de sayfa 170’den sonrasını pek yoğun çizmişim. İçlerinden
seçtiğim bazılarını ele alacağım. Sayfa 191-192’de ve devamında dindarlığı öyle
güzel tanımlamış ki, yüz yıl önce de tanım aynı, bugün de. Aynen aktarıyorum; “Onlar
dini ölü inançlar topluluğu haline getirdiler. Dini yüzlerce kuralı, paragrafı
olan inanç grameri haline getirdiler. Peygamberler Tanrı’nın yüzlerce tanımını,
özelliklerini, emirlerini ezberle demiyorlardı. Onlar öğretiyorlardı ve sürekli
tekrarlıyorlardı: Sev, sev, sev! İnsanları sev! Her canlıyı sev! Bütün dünyayı
sev! Her şeyi sev! Bütün bunlara hayat vereni sev! Tanrı’yı ve ona yakın olanı
sev! Ve bütün öğretilerin, dinlerin, peygamberlerin öğrettiklerinin anlam ve
özü bu seviyededir. Sevgi etrafımızdakilerle bir araya gelme, sıkı ilişkiler
kurma duygusudur. İşte kişiyi, insanları, halkları dindar yapan budur.” Devam
niteliğinde sayfa 196’da “…Benim görevim her birinize en iyi gaz yağını içeren
lamba isteğini, ihtiyacını uyandırmaktır. Eğer halkta dindarlık olmaz ise, ne
bilim, ne felsefe, ne sanat, ne politika, ne de teknoloji insanları kötülükten
kurtarabilir. Dinden değil, dindarlıktan bahsediyorum. Çok fazla din olabilir
ve var da, dindarlık ise tek bir şeydir; farklı dinlerdeki insanlar arasında
ortak tek bir şey… Sen bendesin, ben sendeyim, biz kâinattayız, kâinat ise
bizdedir, hepimiz biriz. Eğer kâinata zarar veriyorsan, insanlara ya da
hayvanlara kötülük yapıyorsan, aslında kendine zarar veriyorsun, kendini
çirkinleştiriyorsun. İşte dindarlık budur. Bu her şeye ve herkese olan temiz,
parlak, etkin bir sevgi göstergesidir.”
Yukarıdaki
paragrafta kitaptan alıntı yaptığım dindarlık tanımından sonra o dinsiz diye
dil uzattıkları Atatürk’ün aslında halkına seslenirken “din, Allah, kitap” lafı
etmeden nasıl da insanlığa ve dine gerçek hizmeti verdiğini düşündüm. Samimi
olan dindarlığı eyleminde yaşatırken, samimiyetsiz olan sadece dilinde yaşatır.
Okurken aklıma Atatürk’ün Fransız bir gazeteciye verdiği demeci geldi. O
demeçte diyor ya hani; “Türk Ulusu daha dindar olmalıdır. Yani tüm sadeliği ile
dindar olmalıdır. Dinime, bizzat gerçeğe nasıl inanıyorsam buna da öyle
inanıyorum…” Daha nasıl tarif etsin?
Kitap
etraflıca anlatıyor anlatmasına da hayata nasıl geçireceğiz diyenlere cevap
kitabın içinde verilmiş. Umutsuzluğa kesinlikle yer olmadığından, “ama bana bu
güne kadar kimse öğretmedi ki” demenin saçmalığından filan bahsediyor.
İnsanların hakikate karşı isteklerinin uyanmasının yeterli olduğundan,
bekledikleri rehberlik için kendi akıl ve vicdanlarının yeterli olduğundan yer
yer bahsediyor (muhtaç olduğun kudreti kendinden başka yerde arama demeye
getiriyor).
Bu
kadar söz şimdilik yeter sanırsam. Benden söylemesi. Tıpkı kitapta geçen şu söz
gibi; “Ben öğretmen değilim, sadece haberciyim.” Okuyup okumamanızla, üzerinde
düşünüp düşünmemenizle, hayatınıza geçirip geçirmemenizle ilgilenmiyorum.
İlgilendiğim tek şey haber vermek.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder