22 Ocak 2015 Perşembe

BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİNDE – Grigoriy PETROV

Bu kitap öyle bir kitap ki, doktorundan mühendisine, işçisinden işverenine, öğretmeninden öğrencisine, büyüğünden küçüğüne, kadınından erkeğine bir toplumu oluşturan her kim varsa hepsinin ama hepsinin okuması gereken, camisinden üniversitesine, okulundan derneğine, şehrinden köyüne kadar bir toplumun her ama her yerinde okutulup üzerinde düşünülmesi gereken bir kitaptır. Zaten bu kadar değerli bir kitap olmasaydı canım manevi babam (Atatürk’ten bahsediyorum – onun kızı gibi hissettiğim için kızı sayılırım) askeri okulların müfredatına konulmasını emretmezdi.

Kitabın benim gözümdeki değeri edebi dilinden, içindeki öyküsünden veya Atatürk’ün okuyunca hayran kalmasından filan gelmiyor. Bu değer direk olarak kitabın özünden, aktarmak istediği felsefeden ileri geliyor (ki kendi yazdıklarım da aynı felsefeyi taşır). Okuyunca “işte gerçek kılavuz budur” dedirten ve üzerinde düşünüp her alanda yaşantımıza geçirmeyi arzulatan bir kitap. Bu arzu insanda bir defa uyanırsa gerisi kişinin her gün, her an kendine hatırlatarak yaşamına dökebilme becerisine kalmış. Nasıl yaşanmalıdır, din nedir, siyaset nedir, insan olmak nedir, toplum olmak nedir, hakikat nedir – sorular soran insanlarımıza çok güzel bir kaynak. Üstelik eski basımları üç veya dört liraya satın alabiliyorsunuz. Lütfen alın, okuyun, okutun.

Kitabın yazarı Grigoriy Petrov 1866’da Petersburg’da doğmuş, ilahiyat eğitimi almış fakat kalıplarla örtülmüş dincilik yerine kalıplardan arınmış hakiki dindarlığı benimseyip, hayatını bu felsefeyi geniş halk kitlelerine aktarmaya adamış bir aydındır. “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” elverişsiz fiziki ve toplumsal koşullara rağmen “Finlandiya” gibi küçük bir ülkenin silkelenmesini ve cehaletten sıyrılıp güçlü bir ülke haline gelmesinin öyküsünü anlatır. Bu öyküyü Petrov son derece akıcı bir dille ele almıştır. Finlandiya’yı Rusya’nın ve İsveç’in arasında sıkışmış, ezilmiş bir halk olmaktan uyandıran kahramanları ve onların çabalarını destansı bir dille aktarmıştır. Araştırmalara göre gerçeklik payı çok olmakla beraber kitapta bahsi geçen kahramanların yaptıkları bire bir tutarlı değildir. Fakat kitabın anlatmaya çalıştığı şeyin yanında olayların, kahramanların, teferruat tutarsızlıkların hiçbir önemi yoktur. Zaten okurken kitapta bahsi geçen Finlandiya isminin yerine Türkiye, Hıristiyanlık isminin yerine Müslümanlık veya Snelman isminin yerine Mustafa Kemal’i koyabilirsiniz. Kitabın anlattığı hakikat de tıpkı tarihin kaydettiği gibidir; farklı millet veya isimler gelir geçer ama tekrar edenler değişmez. Özünde hakikat birdir.

Kitap toplam 229 sayfa fakat ilk 46 sayfası yazar ve kitabın öyküsünü aktarıyor. 46’dan sonra ise beyaz zambaklar ülkesinin öyküsü başlıyor. Kitap bahsettiğim gibi Finlandiya’nın fiziksel sıkıntılarına (soğuk ve verimli toprağı bulunmayan bir bataklık memleketi) rağmen gerçekleştirdikleri ekonomik reformdan, mimari eserlerinin kullanışlılığı, estetiği ve sade güzelliğinden, halkının yardımsever ve çalışkanlığından, okumaya verdikleri önemden, tutsak bir ülke olmaktan el birliğiyle kurtulup bağımsız ve mutlu bir ülke haline nasıl geldiklerinden bahsediyor. Aklı ve vicdanı işletmenin önemine, bunun gerçek dindarlık olduğuna ve daha nice konulara değiniyor. Yoktan bir ülke kültürü yaratmaya katkısı olan kahramanlarının toplumun tüm bireylerinin asker, mühendis, öğretmen, kadın, erkek ayırmadan herkesin içindeki kıvılcımı ateşlemesini ve toplumu harekete geçirmesini anlatıyor (tıpkı Atatürk’ün yaptığı gibi). Kitapta bu reform yapılırken kimi odakların nasıl cephe alacağından ve hakikatleri nasıl örtmeye çalışacaklarından da bahsediyor (tıpkı bizde de olduğu gibi). Büyük uyanış gerçekleşmeden aydınlanma, reform ve gelişme olamayacağından bahsediliyor (tıpkı bizde de olduğu gibi). Hıristiyan dincilerin dinin sevgiye ve gerçeğe dayanan felsefesinden içini nasıl boşaltıp da şekilciliğe, para kazanma yarışına, rüşvetçiliğe ve akla gelebilecek her türlü kepazeliğe nasıl dönüştürdüklerinden bahsediyor (yok, katiyen böyle şey bizde olmaz).

Fazla söze gerek yok. Kitabı okuyunca anlamamak mümkün değil. Herkes anlar muhakkak ama bunu hayata geçirmek kiminin işine gelir, kiminin gelmez. Sonuçta emek vermek gerek. Eeee herkes düdüğü çalamaz tabi, parayı kim verirse onun hakkı (dememiş mi hocam efendi Nasreddin?)

Gelelim kitaptan örnek pasajlara. 54. Sayfada yazar kahramanlığın tanımını öyle güzel yapmış ki, onu halktan halkı da ondan ayrı düşünmememiz gerektiğini fark ettiriyor. Atatürk gibi kahramanların tarihte sahneye çıkmalarının tesadüf olmadığını anlıyorsunuz. Petrov halkı bulutlara, kahramanı da buluttan çakan şimşeğe benzetiyor. “…Eğer bulutta elektrik yoksa şimşek hiç çakmaz…” diyor.

Pek çok satırın altını çizmişim de sayfa 170’den sonrasını pek yoğun çizmişim. İçlerinden seçtiğim bazılarını ele alacağım. Sayfa 191-192’de ve devamında dindarlığı öyle güzel tanımlamış ki, yüz yıl önce de tanım aynı, bugün de. Aynen aktarıyorum; “Onlar dini ölü inançlar topluluğu haline getirdiler. Dini yüzlerce kuralı, paragrafı olan inanç grameri haline getirdiler. Peygamberler Tanrı’nın yüzlerce tanımını, özelliklerini, emirlerini ezberle demiyorlardı. Onlar öğretiyorlardı ve sürekli tekrarlıyorlardı: Sev, sev, sev! İnsanları sev! Her canlıyı sev! Bütün dünyayı sev! Her şeyi sev! Bütün bunlara hayat vereni sev! Tanrı’yı ve ona yakın olanı sev! Ve bütün öğretilerin, dinlerin, peygamberlerin öğrettiklerinin anlam ve özü bu seviyededir. Sevgi etrafımızdakilerle bir araya gelme, sıkı ilişkiler kurma duygusudur. İşte kişiyi, insanları, halkları dindar yapan budur.” Devam niteliğinde sayfa 196’da “…Benim görevim her birinize en iyi gaz yağını içeren lamba isteğini, ihtiyacını uyandırmaktır. Eğer halkta dindarlık olmaz ise, ne bilim, ne felsefe, ne sanat, ne politika, ne de teknoloji insanları kötülükten kurtarabilir. Dinden değil, dindarlıktan bahsediyorum. Çok fazla din olabilir ve var da, dindarlık ise tek bir şeydir; farklı dinlerdeki insanlar arasında ortak tek bir şey… Sen bendesin, ben sendeyim, biz kâinattayız, kâinat ise bizdedir, hepimiz biriz. Eğer kâinata zarar veriyorsan, insanlara ya da hayvanlara kötülük yapıyorsan, aslında kendine zarar veriyorsun, kendini çirkinleştiriyorsun. İşte dindarlık budur. Bu her şeye ve herkese olan temiz, parlak, etkin bir sevgi göstergesidir.”

Yukarıdaki paragrafta kitaptan alıntı yaptığım dindarlık tanımından sonra o dinsiz diye dil uzattıkları Atatürk’ün aslında halkına seslenirken “din, Allah, kitap” lafı etmeden nasıl da insanlığa ve dine gerçek hizmeti verdiğini düşündüm. Samimi olan dindarlığı eyleminde yaşatırken, samimiyetsiz olan sadece dilinde yaşatır. Okurken aklıma Atatürk’ün Fransız bir gazeteciye verdiği demeci geldi. O demeçte diyor ya hani; “Türk Ulusu daha dindar olmalıdır. Yani tüm sadeliği ile dindar olmalıdır. Dinime, bizzat gerçeğe nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum…” Daha nasıl tarif etsin?

Kitap etraflıca anlatıyor anlatmasına da hayata nasıl geçireceğiz diyenlere cevap kitabın içinde verilmiş. Umutsuzluğa kesinlikle yer olmadığından, “ama bana bu güne kadar kimse öğretmedi ki” demenin saçmalığından filan bahsediyor. İnsanların hakikate karşı isteklerinin uyanmasının yeterli olduğundan, bekledikleri rehberlik için kendi akıl ve vicdanlarının yeterli olduğundan yer yer bahsediyor (muhtaç olduğun kudreti kendinden başka yerde arama demeye getiriyor).


Bu kadar söz şimdilik yeter sanırsam. Benden söylemesi. Tıpkı kitapta geçen şu söz gibi; “Ben öğretmen değilim, sadece haberciyim.” Okuyup okumamanızla, üzerinde düşünüp düşünmemenizle, hayatınıza geçirip geçirmemenizle ilgilenmiyorum. İlgilendiğim tek şey haber vermek.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder