Çoğumuzun hatırladığı en masum, en güzel günlerin çocukluğa denk gelmesi tesadüf değil. Bunun bir sebebi çocukken ilk defa keşfettiğimiz anne sevgisine ve diğer dünya güzelliklerine karşı zamanla monotonlaşmış bir alışkanlık kazanmamız. Bir sebebi merak ve keşfetme duygumuzu yitirmemiz. Diğer önemli bir sebebi de dünyanın kötü yanlarıyla yüzleşmeye başladığımız zamanların sorumluluk almaya başladığımız ve bizim bu dönemde ne halt edeceğimizi bilmediğimiz büyüme zamanlarına denk gelmesi.
Büyüdükçe yaşadıklarımızın coşkulu anılardan giderek korkunç anılara dönüşmeye başlamasının en büyük sebebi bence nasıl yaşayacağımızın bizlere doğru düzgün öğretilememiş olması. Gerçi büyüklerimiz ne biliyordu ki ne öğretsinler? Yoksullukla, haksızlıkla, ikiyüzlülükle, yalancılıkla veya her nasıl elbise giymiş olursa olsun kısacası olumsuz her şeyle nasıl mücadele edeceğimiz, kötülüğe karşı nasıl bir tutum takınacağımız kaç kişiye etraflıca öğretildi? Yaşama dair ne biliyorduk ki? Cinselliği bile bunu en bilmeyen insan evlatlarından öğrenmedik mi? Erken yaşta yeteneklerimizin izini takip etmeyi kaç kişi biliyordu? Kaç kişi ilk defa terk edilince savunmasız bir halde yara almış kalbiyle nasıl başa çıkacağını biliyordu? Kaç kişi ilk iş yerinde haksızlığa uğrayınca sesini çıkarabildi? Kaç kişi kötülüğüne şahit olduğu birisine karşı korkusundan kayıtsız kalmadı?
Sonra ne oldu? Zamanla bir çoğumuz kötünün kendisine dönüşmeye başladı. Aldatılan aldattı, haksızlığa uğrayan başkalarına tattırdı bunu. Kötülüğün zinciri kırılamadı hiç. Zinciri kırma zamanı geldiğinde ise kırmamak işimize geldi. Bayanlar baylar, lütfen gücenmeyin ama hiçbirimiz masum değiliz. Çocuklarımızın yaşayacağı odayı, yuvayı steril hale getirip onları sıcacık sevgimizle sarmalamayı iyi biliyoruz ama büyüyüp dışarı adım attıkları dünyanın içine ettik. Yuvalarımızda (hepsi bile diyemeyiz) sevginin mis kokusu varken, kapımızın dışında çirkeflerin bok kokusu hakim. Yazık, böyle giderse (ki gidecek gibi görünüyor) çocuklarımızın da en güzel, en masum anıları tek basamaklı yaşlarının içinde kalacak.
Ben herkesi küfür öğrenmeye çağırıyorum. Daha doğrusu küfrün ne olduğunu öğrenmeye. Ana avrat düz gitmeyi hepimiz iyi biliriz (aaa ben vallahi söylemem öyle söz diyenler bile bilirler) ve her kötü sözü küfür sanırız ama asıl bilmediğimiz bunu kime söyleyeceğimiz. Kötüye ettiğimiz iyi elbise giymiş yalaka sözlerin de küfür olduğunu hiç bilmeyiz. Mesele ne söylediğimiz değildir. Ağızdan bal da akar, zehir de. Mesele balı kime zehiri kime reva gördüğümüz. Lütfen reva gördüğünüz sözlerinizi sakınmayın. Biraz cesur olun ki dünya kokmasın. Ben bunun için bir şiir yazdım. İlginizi çekerse buyurun okuyun;
KÜFÜR
Ana avrat düz gitmenin
Küfre çıkmış adı bir kere
Keskin mi keskin bir bıçak
Dilersen dilimlersin ekmek
Dilersen kesersin bir bilek
İyiye iyi, kötüye kötü sözde
Vallahi yok bir mesele
Kötüye iyi, iyiye kötü sözde
Bıçak girmiş dönmekte
Küfürle mühürlenir kader
Sen bilsen de bilmesen de
Büyüdükçe yaşadıklarımızın coşkulu anılardan giderek korkunç anılara dönüşmeye başlamasının en büyük sebebi bence nasıl yaşayacağımızın bizlere doğru düzgün öğretilememiş olması. Gerçi büyüklerimiz ne biliyordu ki ne öğretsinler? Yoksullukla, haksızlıkla, ikiyüzlülükle, yalancılıkla veya her nasıl elbise giymiş olursa olsun kısacası olumsuz her şeyle nasıl mücadele edeceğimiz, kötülüğe karşı nasıl bir tutum takınacağımız kaç kişiye etraflıca öğretildi? Yaşama dair ne biliyorduk ki? Cinselliği bile bunu en bilmeyen insan evlatlarından öğrenmedik mi? Erken yaşta yeteneklerimizin izini takip etmeyi kaç kişi biliyordu? Kaç kişi ilk defa terk edilince savunmasız bir halde yara almış kalbiyle nasıl başa çıkacağını biliyordu? Kaç kişi ilk iş yerinde haksızlığa uğrayınca sesini çıkarabildi? Kaç kişi kötülüğüne şahit olduğu birisine karşı korkusundan kayıtsız kalmadı?
Sonra ne oldu? Zamanla bir çoğumuz kötünün kendisine dönüşmeye başladı. Aldatılan aldattı, haksızlığa uğrayan başkalarına tattırdı bunu. Kötülüğün zinciri kırılamadı hiç. Zinciri kırma zamanı geldiğinde ise kırmamak işimize geldi. Bayanlar baylar, lütfen gücenmeyin ama hiçbirimiz masum değiliz. Çocuklarımızın yaşayacağı odayı, yuvayı steril hale getirip onları sıcacık sevgimizle sarmalamayı iyi biliyoruz ama büyüyüp dışarı adım attıkları dünyanın içine ettik. Yuvalarımızda (hepsi bile diyemeyiz) sevginin mis kokusu varken, kapımızın dışında çirkeflerin bok kokusu hakim. Yazık, böyle giderse (ki gidecek gibi görünüyor) çocuklarımızın da en güzel, en masum anıları tek basamaklı yaşlarının içinde kalacak.
Ben herkesi küfür öğrenmeye çağırıyorum. Daha doğrusu küfrün ne olduğunu öğrenmeye. Ana avrat düz gitmeyi hepimiz iyi biliriz (aaa ben vallahi söylemem öyle söz diyenler bile bilirler) ve her kötü sözü küfür sanırız ama asıl bilmediğimiz bunu kime söyleyeceğimiz. Kötüye ettiğimiz iyi elbise giymiş yalaka sözlerin de küfür olduğunu hiç bilmeyiz. Mesele ne söylediğimiz değildir. Ağızdan bal da akar, zehir de. Mesele balı kime zehiri kime reva gördüğümüz. Lütfen reva gördüğünüz sözlerinizi sakınmayın. Biraz cesur olun ki dünya kokmasın. Ben bunun için bir şiir yazdım. İlginizi çekerse buyurun okuyun;
KÜFÜR
Ana avrat düz gitmenin
Küfre çıkmış adı bir kere
Keskin mi keskin bir bıçak
Dilersen dilimlersin ekmek
Dilersen kesersin bir bilek
İyiye iyi, kötüye kötü sözde
Vallahi yok bir mesele
Kötüye iyi, iyiye kötü sözde
Bıçak girmiş dönmekte
Küfürle mühürlenir kader
Sen bilsen de bilmesen de

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder