25 Aralık 2014 Perşembe

SİDDHARTHA – HERMANN HESSE

İnsan denen karmaşık varlığa kılavuz olacak kitaplardan biri budur bence. 85 yaşına kadar yaşamış, idealist romantik (bana mı benziyor ne?) diye adlandırabileceğimiz Rus kökenli Alman yazar Hermann Hesse bu eseriyle 1946 Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış. Kitabın kısaca öyküsü şu;
Hindistan’da geçen hikâyenin kahramanı Siddhartha gerçek bilgiye ulaşmak için babasının baskısına rağmen evini terk eder. Yakın arkadaşıyla birlikte yeni öğretilerle tanışırlar. Gezgin birer dilenci olarak hakikat arayışlarını sürdürürlerken Buda (Buddha) ile karşılaşırlar ve aralarında Budizm felsefesinin derinliklerine inen etkileyici bir sohbet geçer. Arkadaşı arayışını Buda’nın yanında sonlandırırken, Siddhartha’nın kuşkuları ve arayışı sonlanmaz. Fakat bilgelik yolunda pek çok şey öğrenmiştir. Bir süre sonra gezginciliği ve dilenciliği bırakarak bir kente yerleşir ve ticaret öğrenir. Küçümsediği kent kültürü ve kent sistemi içindeki vasat insanların zaafları zaman içinde Siddhartha’yı da kuşatır. Bilgelikten uzaklaşıp, gün geçtikçe aradığı gerçeklikten uzaklaşır. İntiharı düşündüğü, dibe vurduğu sırada tekrar yükselişi seçer ve sahip olduğu her şeyden vazgeçerek ırmak kıyısında kayıkçılık yapan yoksul bir adamla karşılaşır (aslında bu ikinci karşılaşmasıdır) ve onun yanına yerleşir. Irmak kayıkçıya, kayıkçı da Siddhartha’ya kılavuzluk etmektedir. Gerçek bilgiyi bulur ve aydınlanır.
Yaşamın hakikatini öğretmek için “ırmak” öğesinin seçilmiş olması beni gerçekten çok etkiledi. Ben hep hayatı denize benzetirdim ama sürekli akan bir öğe aslında zamanın akışını temsil edişiyle daha güzel bir örnek gerçekten. Heraklitos’un “aynı ırmakta iki kez yıkanamazsın” sözünü hatırlatıyor bana. Her gün güneş aynı yerden doğar ama gün aynı gün değil, sen aynı sen değilsindir artık. Siddhartha’nın gerçekliği bulmak için nice yıpranması da bana kendi yolculuğumu hatırlatıyor. Bir şeyleri anlayıp sindirmek için önce ille de ateşte yanmak gerekiyor. Pişmeyince kokuyor insanoğlu. Fakat hızlı da pişmeyecek, yoksa yanar (delirir filan). Ağır ağır demlenince insan lezzetli oluyor doğrusu. Nasıl ki her meyve zamanında olgunlaşınca güzel oluyorsa, demli bir insan için de ortalama otuz – kırk yıl gerekiyor. “Farkındalık” aşağı yukarı oralarda bir yerlerde yoğunlaşıyor.
Gelelim kitaptan örnek pasajlara. Elimde kitabı şöyle bir karıştırdım, altını çizdiğim, not aldığım (ki hep böyle yaparım ve iyi ki de yaparım) yerlere baktım. Hah şunlar hiç fena değil;
“…çünkü düşünmek –öyle görünüyordu ona- nedenleri bilip tanımak demekti,…” (syf.46) Düşünüyorum öyleyse varım diyen Descartes’e selam olsun benden. İşte bu satırda da gördüğüm gibi insan kendini bilmeye geliyor bu dünyaya. En büyük tutkusu ve susuzluğu da bu yönde ki sayfa 47’de de şöyle bir cümle geçiyor; “Hikmetini ve içyüzünü öğrenmek istediğim şey, Ben’di…Ve dünyada kendim kadar, Siddhartha kadar az bildiğim başka hiçbir şey yok! ” (Ah ‘ben’ ah ‘ben’ ne çok seviyoruz ve aynı anda ne az biliyoruz seni!)
“Amaç ve töz (felsefede değişmez gerçek) nesnelerin arkasında bir yerde değil, onların içindeydi, her şeydeydi kısaca.” (Syf. 48) Bir de insanoğlu tanrıyı gökte bir yerlerde arar, oralarda hayal eder ya… Sanki ondan ayrılabilirmiş gibi. “Ne ararsan kendinde ara” laflarını duyar ama işitmez. “İlim kendin bilmektir” diye okur ama anlamaz. Yunus’un dediği gibi “Var sen de gel biraz oyalan.”
“Belirlediği hedef kendine çeker onu, çünkü hedefin onu alıkoyacak hiçbir şeyin ruhundan içeri sızmasına izin vermez… Cinlerin başının altından çıkan hiçbir şey yoktur, cinler yoktur çünkü. Herkes büyü yapabilir, herkes belirlediği hedefe ulaşabilir, yeter ki düşünmesini, beklemesini ve oruç tutmasını (sabretmeyi) bilsin.” (Syf. 67) Uzun yıllar boyunca marangozluk yapıp, bir gün tüm emeğinin üzerine çizgi çekip, sıfırdan balıkçılığa başlayıp, denizlere açılan adamın öyküsünü hatırlattı bana. İnsan hedefini kendi içinde taşır ama onu okuyana kadar başkalarının hedeflerinin üzerinde dolanır durur. Trafiği de meşgul eder üstelik. Güzel arkadaşım sen denize, balıkçılığa tutkunsun, ne diye marangozların piyasasını meşgul edersin? Ha şunu bileydin! Ama ille de yanacak insan, sonra akıllanacak. Gelelim Hermann’ın güzel tespitine; cin min yoktur. Vardır da tıpkı göklerde tanrı arayan insanoğlunun hayal kurduğu gibi değil… Cin sensin ey salak marangoz! Balıkçı olana kadar cin sendin. Yaktın yandırdın ne yazık ki.
“Herkes kendinde olan şeyi verir…” (Syf. 70) Benim kendi kitabımda sarf ettiğim bir cümle var; neyle doluysa demlik, onu verir ibrik. Başka ne verebilir ki? Verebileceğimiz her şey iki kulağımızın arasına sığmış durumda. Orayı doldurup, oradan boşaltıyoruz. Mideni neyle doldurursan hücren odur. Aklını neyle doldurursan cümlen odur yani. Doğru laf ettim şimdi, bunun da mı altını çizsem acaba?
“…bütün bu işlere, bir oyun gözüyle bakıyor…” (Syf. 71) ve benzer anlatım; “Her defasında garip bir ömür sürdürdüğünü, tümü de yalnızca oyun olan pek çok şey yaptığını, neşe ve bazen haz içinde vakit geçirmesine karşın gerçek hayatın ona hiç dokunmaksızın yanı başından akıp gittiğini düşünüyor…” (Syf. 76). İşte benim bakış açım! Ey yolcu, iki kapılı bir hansa bu, yaşadığın hiçbir şey kalıcı değil. Borç içinde mi kıvranıyorsun? Kalıcı değil. Sevgilinin aşkından ölüyor musun? Kalıcı değil… Atatürk’ün köşküne astırdığı bir hat yazısı var belki duymuşsunuzdur. Hat öyle güzel işlenmiş ki, kâğıdı ters tutsan da düz tutsan da aynı şey yazıyor; ‘Bu da geçer ya Hu’ Bu felsefe aslında hayatımızın içinde ve hatta hayatın ta kendisi. Niye mi öyle söylüyorum? Kırkpınar çığırtkanına kulak verelim; ‘Altta kaldın diye üzülme, üste çıktın diye sevinme’ Peki neden? Çünkü hayat bir oyun; ‘Bu da geçer ya Hu’.
Hermann Hesse’nin “Siddhartha” eserini neden bu kadar çok beğendim ve neden bu kadar uzun yazıyorum biliyor musunuz? Çünkü yaşama dair bu kadar çok şeyi bu kadar ince (hepsi toplam 148 sayfa) bir kitaba, üstelik güzel bir öykü işleyerek sığdırmasına hayran kaldığım için. Bakın sayfa 72’de cinsellik konusuna değinmiş ve neler demiş; “Sevgide henüz bir çocuk sayılan ve körü körüne, doymak bilmeksizin dipsiz bir uçuruma dalar gibi sevi hazlarından içeri dalmaya heveslenen Siddhartha, haz vermeden haz alınamayacağını, her jestin, her okşayışın, her dokunuşun, her bakışın, ne kadar küçük olursa olsun vücuttaki her köşenin kendine özgü bir gizle donatıldığını, bu gizi keşfetmenin keşfeden kişiyi mutlu kılacağını öğrendi Kamala’dan. Ayrıca bir şeyi daha öğrendi: Her sevi şenliğinden sonra sevgililer birbirlerinden, biri ötekine hayranlıkla bakmadan ayrılmamalıydılar; hem yenmiş hem yenilmiş olmalı, herhangi birinde aşırı doymuşluk ya da bıkkınlık duygusu uyanmamalı, sömürdükleri ya da sömürüldüklerini hissetmemeliydiler.” Cinsellik konusunda yazmak istediğim şeylere dokunmuş Hermann Hesse ama benim yazacaklarım bunlarla sınırlı değil. Özellikle yurdumuzda her güzel ve narin konu gibi tabu haline getirilmiş cinsellik konusunda sıkı bir öykü yazmayı planlıyorum. Tasarladığım öykü hakkında küçük bir ipucu vereyim; hamile kalıp çocuk dünyaya getiren bir kadına “bakire” denebiliyorsa (hiç itiraz etme bakire Meryem’i kutsal kitaplar yazıyor, ben uydurmadım) demek ki bekâret yanlış yerde aranıyormuş. Tıpkı orospuluğun cinsiyeti olmadığı ve yine yanlış yerde arandığı gibi…
Biz yine dönelim kitaba… Sayfa 77’de öyle laflar ediyor ki, her cümlesi bir kitap konusu. Değerli yazar Ömer Polat aynı cümleyi benim “Bilgenin Anahtarı” isimli kitabım için de kurmuştu. Doğası gereği bu gerçeklik konusu öyle bir konu ki derinliği indikçe inilen bir hazine gibi. Bu sebeple gerçeklik keşfedildikçe anlatılacaklar bitmiyor bir türlü. Allah Kuran’da diyor ki (Lokman Suresi Ayet 27); “Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsaydı, deniz de yedi denizle birlikte mürekkep olsaydı yine de Allah’ı anlatan sözler bitirilemezdi”… Gökyüzü tahtında oturan tanrı hayalini zihinlerden silip, Kuran’daki her Allah kelimesini ‘gerçeklik’ veya ‘hakikat’ sözcüğüyle değiştirerek okursanız, kitap o zaman bir şeyler söylemeye başlıyor. Zaten “oku” diye başlayan bir kutsal kitabı Türkçesiyle anlayarak okuyanlar “insan”, “ikra” yani Arapçasıyla anlamadan okuyanlar “papağan” oluyor. Bir de Arapça şivesiyle okursan eğer rengârenk bir papağan oluyorsun; sonra televizyon kanalları, hutbeler derken köşeyi dönüyorsun. İstersen kazandığın parayla ‘Jet Ski’ alırsın, istersen sarışın hosteslerine ‘kediciklerim’ dersin, dilersen Amerika’da köşkün bile olur. Bu memleket küçük Amerika zaten, “fırsatlar ülkesi”. Biz yine kitabımıza dönelim. Sayfa 77’de diyor ki, “…içinde dingin bir yer, sığınılacak bir yer var, ne zaman istersen benim gibi oraya çekilebilir, kendini kendi evinde hissedebilirsin. Pek az insanda vardır bu, oysa herkes buna sahip olabilir.” Büyük ihtimalle çevirenin hatası var burada diye düşünüyorum, çünkü son cümle şöyle olunca daha anlamlı oluyor; pek az insan bulmuştur bunu, oysa herkes buna sahip olabilir. Böyle daha anlamlı. Bu konu öyle bir hazinedir ki, anlatabilmek için bir kitap yazmam gerekir. Ama özetle diyebilirim ki, ‘ne ararsan kendinde ara’ veya ‘bir ben var benden içeri’. Tanrının vaat ettiği kutsal toprakları nerde bulacağının işareti bu. Yine gökyüzünde hayal edilen cennet hayalleri yanıltıcı maalesef. Gerçeği bambaşka. Görüldüğü gibi cennete girenler bu limanı bulanlardan oluşuyor. Daha da ilginç; cennetliklerin isimleri bazen Johnny, bazen Ayşe, bazen Takatoshi olabiliyor. Hani Müslüman’dan başkası cennete giremezdi ya, bence Müslüman’ın kim ve Müslümanlık’ın ne olduğunu pek iyi anlayamadık. Fakat hayallerimiz zihnimizi öyle bir doldurmuş ki, gerçekle dolmak için önce demliği boşaltmak gerek. Malum, neyle doluysa demlik, onu verir ibrik. Sayfa 77’den devam ediyoruz. Diyor ki, “…İnsanların büyük çoğunluğu düşen bir yaprak gibidir, kapılıp gider rüzgârın önüne, havada süzülür, dönüp durur, sağa sola yalpalar vurarak iner yere. Pek az kişi de vardır, yıldızlara benzer, belli bir yörüngede ilerler durur, hiçbir rüzgâr varamaz yanlarına, kendi yasalarını ve izleyecekleri yolu kendi içlerinde taşırlar.” Bu sözler bana derhal okuduğum bir ayeti hatırlattı. Bu paragrafta madem çoğunlukla dinden ve kutsal kitaptan örnekler verdim, paragraf sonuna kadar bu tutuma devam edeyim bari. Lütfen bu sözleri Nur Suresi 35. Ayetle karşılaştırır mısınız? Kolay anlaşılması için kendi tercüme metodumu parantez içinde veriyorum. Şöyle ki; “Allah göklerin ve yerin ışığıdır. (Hakikat insanın iç dünyasının ve günlük yaşamının rehberidir.) O’nun ışığının örneği; içinde ışık bulunan bir kandil yuvasına benzer. O ışık bir cam kap içindedir. O cam kap da sanki inci gibi parlayan bir yıldız gibidir. Yakıtı ne batıya, ne doğuya bağıntısı olmayan, zeytinyağı üreten bereketli bir ağaçtandır. Yağı neredeyse ateş değmeden aydınlık verir. Parıl parıl parıldar, ışık üzerine ışıktır. Allah dileyen herkesi ışığına ulaştırır. İşte Allah insanlara böyle örnekler verir.” Daha fazla söze gerek yok herhalde. (Başka sorum yok hâkim bey diyerek vakar bir edayla koltuğuma dönüyorum)
Hikâyede Siddhartha kente yerleşince dünyevi kaygı, hırs ve eğlencelerin içinde yüzen insanlara küçümseyerek bakar ama onlara imrenir ve onları ‘çocuk insanlar’ diye nitelendirir. Sayfa 81’de şöyle bahseder; “…bu insanların hayatlarına verdikleri öneme, sevinç ve korkuları coşkuyla yaşamalarına, o bitip tükenmeyen sevdalanmalarındaki ürkek ama tatlı mutluluğa imreniyordu. Kendi kendilerine, kendi kadınlarına, çocuklarına, onura ya da paraya, planlara ya da umutlara sürekli sevdalanmış durumdaydı bu insanlar.” Bu sözler de aklıma başka bir kitaptaki bir cümleyi getirdi. “Zamanın Farkında” adlı kitabında Şule Gürbüz bu çocuk insanları yuvarlak topluluklar olarak nitelendirir ve sayfa 47’de onların mutluluğuna imrenmeyi şöyle dile getirir “…Öyle bir topluluk var ki yuvarlak, ortası şişkin, dış çeperi de ortaya dâhil. Ah yuvarlak toplulukların yuvarlana yuvarlana aldıkları yol, ah yuvarlacıklığın içinde hiç kenarı köşesi acımayan, kopmayan, vura vura helak olmayanlar, ah kendi sağı soluna batmayanlar, kendi gözü kendini oymayanlar, ah yuvarlacıklar, en fazla bir tümseğe gelince hafiften sekenler, buyurun, dünya sizin.”
Gelelim beni büyüleyen bölüme; ırmağın öğretici öğe olarak işlenişine. Hikâyenin bu kısmında ırmak kıyısında kayıkçılık yapan yoksul bir adamla karşılaşır. Bu arada adamın ismi “Vasudeva” Kitapta bu ismi özenle seçmiş Herman Hesse, çünkü Sanskritçe ırmak tanrısı demekmiş. Yoksul kayıkçı Vasudeva dinlemesini iyi bilen bir karakter. Bu özelliği Siddhartha ile beraber okuyucuyu da büyülüyor. Sayfa 106’da Vasudeva Siddhartha’ya şöyle der; “Öğreneceksin, ama benden değil. Dinlemeyi ırmak öğretti bana, sen de ondan öğrenecekesin. Her şeyi bilir ırmak, ondan her şeyi öğrenebilirsin…aşağılara yönelmenin, aşağılara inmenin, derinlikleri aramanın iyi olduğunu da…” ve sayfa 107’de Siddhartha sorar, “Sen de öğrendin mi o gizi, zaman diye bir şey olmadığını?” ve Vasudeva cevaplar, “Sen şunu demek istedin sanırım: Irmak aynı zamanda her yerdedir, kaynadığı yerde, döküldüğü yerde, çağlayanda, kayıkta, akıntı yerinde, denizde, dağda, aynı zamanda her yerde ve onun için yalnızca şu an vardır, geçmişin gölgesi diye bir şey bilmez ırmak, geleceğin gölgesi diye bir şey de bilmez.” Bu kitabın günümüzde şimdinin gücünü anlatan kılavuz kitaplardan çok önce yazılmış olduğunu hatırlatarak 108. sayfadan devam ediyorum; “…tüm varlıkların sesi, onun sesinde saklıdır.” Sayfa 109’da “…yaşamın sesiydi bu, var olanın sesi, dünya kuruldu kurulalı oluşum içinde olanın sesi.”
Kitabın ilerleyen bölümünde Siddhartha’nın hayatı kendisinden apayrı şekilde algılayan oğlunu olduğu gibi kabullenmek zorunda kalışı anlatılıyor. Bu önemli konuya da değinmeden geçmemiş. Bu bölümde Siddhartha hakikati arayanın onu kendinde ve herkeste bulacağını keşfediyor. Hakikati keşfedenin farklı bile olsa herkesi olduğu gibi kabullenmesi gerektiği işleniyor.

Gerçekliğin bir ırmak örneğiyle betimlendiği, kısa cümlelere kat kat bohçalar gibi derin anlamların yüklendiği, bilmiş safsata değil apaçık bir öğretinin aktarıldığı bu güzel kitabı okuyup ‘peh’ diye geçebilen insanlar da vardır muhakkak. Ben onları elekten geçirip bir kenara ayırayım da, kalan diğerlerine sesleneyim. Cümlelerin bohçalarını açtıkça hakikatin güzel yüzünü görenlere kitabın 99. Sayfasındaki bir cümleyle sesleniyorum; “iyi bir iş başardın, yüreğindeki kuşun şakıdığını işitip peşinden gittin!”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder